12 Kasım 2012 Pazartesi

Blogumu acayip boşladım fark edebiliyorum bunu. Hala sıkı takipçim var mı bilmiyorum ama suçumu Ankara'ya yığmak istiyorum. 2 ay oldu buraya geleli ve bu 2 ay yoğunluğu ile gene içimi boşalttı. Biraz insanlar biraz insan biraz gri hava bakmışım gene yürüyorum. Durmadan yürüyorum. Eski zamanlara ait suretleri unutmuşum. Harfler birleşirse belki sıralanır aklımda ama nasıl bu kadar sıradana ayak uydurdular bilmiyorum. Bilmiyorumlar geliyorsa benden, yolunda gitmeyen şeylere delalet. Bol bol yazıyorum bu ara. Defterler dolup taşıyor gene anlatamadıklarımla. İstanbul'u özledim. Çaylar demliyorum yoksunluktan. Kalabalığı yok sayıp ücra köşelerde aklımı toparlıyorum. Tanımadığım bir tene hasretlik çekiyorum. Ve benden iki şarkı geliyor hala beni oralarda okuyanlara.

8 Kasım 2012 Perşembe

Görmediklerimden.


Pencereme vuran yağmuru tanımıyorum. Tanımak istemediklerimden diye bir söylence atıyorum. Duyan yok ama belki hissediyorlardır. Bilmiyorum. Ama yağmur durmuyor, sesi ilk kez bu derece yok ediyor beni. Ufalıyorum, küçümen halimle kadınlığıma kafa tutuyorum.  Kadınlığım ne ki benim? Bir çift diri meme mi? Kulağına kışkırtıcı sözler söyleyen dolgun dudaklarım mı? Yağmur şiddetleniyor.

Çocukluğumda istediğim şey amansızca doğru yahut yanlış zamana karşı büyümekti. Büyüdükçe elimde tuttuğum bedenim, içimdekilerin önüne geçti.  Bedenim ellerim arasında beğenilmek, dokunulmak için kıvranıyordu. Kocaman, yabancı, sert bir el tarafından dokunulmanın hakkını istiyordu. Bu hak bir annenin karamsar, avaz avaz meydanlarda ortaya salmaktan korkmadığı  ses oldu, bu hak bir babanın homurdayarak yutmaya çalışan makinalara döktüğü teri oldu. Yağmur durmamak için çabalıyor.

Hava kararırken oturduğum bir masaya gazete küpürlerinden oluşan hayatımı döktüm. Kesilip, özenle saklanmış, herkesin ortak paydalarda var olduğu haberlerdi bunlar, sıradanlığın verdiği huzurdu benim hissettiklerim de. Ruhumdaki boşluğun başkaları karşısında ezilip bükülmesini yediremeyip, onlar gibi olacağım diyişlerimdi. Ben de herkes gibi olmalıydım, ben de her kadın gibi olmalıydım. Karşımdakinin şeklini alacak, onun boşluklarını dolduracak kadar yetkin olmamalıydım. Hem bu ben olamayacağımı gösteriyordu. Aynaya her baktığımda hayalleyemeyeceğim mutluluğumdu. Yağmurun sesini bastırabildim mi ki?

Yağmurla alıp veremediğim yok. Sadece ıslanmak korkutuyor beni. Özenle hazırlamış olduğum kostümün bozulması beni yeni arayışlara gark ettirecekti. Yediremiyordum gene kendime.  Ben arayışı reddediyorum, annemin beni reddettiği gibi. Sigara dumanı mı üflesem anlattıklarıma?

Kadınlığım sivriliyor topluma karşı. Bir devrim mi yapmak lazım bilemiyorum? Devrim yapılmaz yaşanır diyor kadınlığım. Arada güzel sözler söylüyor usulundan. Yaşamanın güzelce bir tanıma ihtiyacı var.  Yağmurun dokunup değiştirmeyeceği bir tanım olmalı. Kadınlığım esriklik makinası, tırnaklarımdaki cilalar söylüyor, saçlarımdaki yapma bukleler anlatıyor.  Baskıladıkça daha büyük hengameler arasında süsün pürüzsüzlüğünü görüyorum. Kendimi fütursuzca sunmam lazım. Yalnızlığın yaptırdığı geniş bir davranış biçimi benden doğup büyüyen şey. Yağmur ceplerimden taşıyor.

Yağmur kadınlığıma yağıyor artık. Söz dinlemez yağmurla, salaş kadınlığım bir uyumu müjdeliyor. Sevilebilecekleri görmediklerimle harmanlıyorum. Yağmurun sesini önemsemiyorum.  Biçimli söyleyişlerden oluşmuş kadınlığım yağmuru er ya da geç hayal kırıklığına uğratacak. Ön görülerimi saklamayı tercih ediyorum. Yağmuru şişelere doldurup, kadınlığımı sonralarıma saklıyorum.