28 Temmuz 2015 Salı

Rakı Beyazı.

İlk rakı içtiğim gün dün gibi aklımda. İçemediğim desem daha doğru olur. 18 yaşındaydım ve aşıktım. Dertsiz idim ama derdin ta kendisi olmayı çok iyi beceriyordum, bazı şeylerin gerçek değerini bile bile ve yok sayarak. Çok ilginç gelmişti beyazı. Saf bir beyazdan ziyade bulanıklığın sevdiğim anlamıydı. Karışmayı sevmiştim. Mezesi de yoktu. Olduğum durum içinde mutlu olmanın gerekliliğini, bazen yanında iyi gidecek şeyler olmasa da durumu yaşamanın da keyfi nasıl alınır görmüştüm.Yudum yudum içmeye çabalıyordum. Aceleci olmamayı rakıdan öğrendim desem tam yeridir. Bazı şeylere izin vermeyi, içimde büyüyüp değişmesini usulca izlemeyi yanılarak öğrendim. (Doğruyu aramak ve bulmak her ne kadar ilginç gelse de burada azıcık da olsa ondan bahsetmenin gerektiğini düşünüyorum.) Yıllar içinde rakıyı çok sevdim. Buruk gelen tadını içinde bulunduğum durumları meze ederek keyiflice, umarsızca, usulca, sessizce, severek, gülerek, ağlayarak, aşkı hissederek ve nefret ederek içmeyi ve bu duyguları birbirine karıştırmadan bir ahenk içinde içmeyi becerebiliyordum. Hangi şarkılar iyi gelirdi rakı içerken, kimleri hatırlamak tam zamanıydı raconlarını ezberden yapmıyordum artık kendimden emin bir şekilde biliyordum. Rakıyı çok sevdim, diğer çok sevdiğim şeyler gibi. Unutmak ve hatırlamak arasındaki ince çizgide, güzel bir rakı sofrasında...